Geri Dönmek

Taşınmak başlı başına hep bir olay olmuştur. Küçük bir göç hikayesidir en nihayetinde bir tedirginlik olur. Eşyaları topladıktan sonra onca vakit geçirdiğin yere geri dönüp bakınca midedeki kelebekler uçuşmaya başlar.

Benimkine geçmeden önce benzer bir hikayeyler başlayalım. 14-20 Nisan 2012 tarihlerinde Katar‘ın başkenti Doha‘da kendi ülkelerindeki şehirlerde TEDx etkinliği düzenleyicileri için zihin açıcı bir TEDxSummit düzenlendi(Ne alakası var değil mi?). Kocaman bir çiçek dürbünü yaparak çok havalı introyla açılışı yapılan bu etkinlikte konuşmacılardan birisi de TEDxBaghdat‘ın organizatörlerinden Yahay Alabdeli’ydi. Konuşmasında, herkesin yıkılmakta olduğunu düşündüğü yerde bir şeyler inşa etmeye çalışarak, neden Bağdat’ta bir TED etkinliği yapılmasına istediğini anlatıyor (Yazısı burada). Aşağıdaki videodaki gibi:

Anlatacaklarına başlarken benim yutkunamadığım şu cümleleri kuruyor.

I had to live my home country Iraq at the age of four.
And fight refugee in another country
That was thirty four years ago
Thirty four years, looking for identity, looking for home.
——–
4 yaşıma kadar, anavatanım Irak’ta yaşadım.
Ve sonra başka bir ülkeye göç etmek ile karşı karşıya kaldım.
Otuz dört yıl önceydi.
Otuz dört yıl boyunca; kim olduğuma bakındım, memleketimi aradım.

Bir büyük düşünür, Yahay Alabdeli, en nihayetinde 4 yıl doğduğu yerlerde yaşamış ben ise Bulgaristan’da sadece 9 ay kalmıştım. Onun yaşı ilerledikçe ülkesine 20. yüzyılın son büyük diktatörlerinden birinin (The Economist‘te bahsedildiği bilgisiyle) geçişini seyretti, ben ise Sovyetler Birliğinin son demlerinde yakaladığım Komünist, Doğu Bloku ülkesi Bulgaristan‘ı hep baskıcı olarak bilecektim. Bu unsurlar inan hayatına Alabdeli’nin de dediği gibi kimlik bunalımına sebep olurken bazen çokça derin yaralar açabiliyor, en nihayetinde bu acılara rağmen insanlar oraya daha derin duygular ile bağlıyor. Yıllar geçmiş olmasına rağmen, bu tutku, özlemle birleşince daha çekici bir hal alıyormuş diye gözlemledim ben.

Ailemle beraber yola çıkışımızda, çıkmadan evvel, Ülgen Sarıkavak‘ın çok hoş bir süprizi ile mutlu oldum. Nevi şahsına münhasır muazzam kişi araca binmemden hemen önce “Metin’e mektuplar” başlıklı bir yazıyı yayına aldı. O anda hakkını vererek okuyamamıştım Türkiye’ye geri döndüğümde ancak okumanın hakkını verebildim. Koca bir teşekkürü kendisine borç bilirim.

Balkanlardan gelen soğuk ve yağışlı hava dalgasına karşı sabahın erken saatlerinde yola koyulduk, 3-4 saat sonrasında Kapıkule sınır kapısından çıkış mührünü pasaporta bastırdık. Sıra geldi Bulgaristan sınır kapısına ve

Bulgaristan Sınır Kapısı

Rotamız Bulgarca kiril alfabesi ile Крумовград, Latin alfabesi ile ise Krumovgrad’dı. Bulgaristan sınır kapısındaki görevli memura “Türkçe var mı?” diye sorduğumuz sorunun cevabında Keşan şivesiyle “Abe, pasportları verin hay de, bea” cümlesindeki özneyi atlamayalım. Bulgar Komünist Parti hükumeti döneminde insanların doğum yeri, isimleri gibi şeyleri değişirken bunun öncesinde Türk köylerin/kasabaların da isimleri 1934′te değiştirilmiş (Kaynak doğrulanmadı) olduğundan o bölgede zamanında yaşayan herkes  gideceğimiz yeri Türkçe adı ile “Koşukavak” diye çağırıyor. Koşukavak ile Krumovgrad kelimeleri arasında ise hiç bir anlam benzerliği
olmadığını da hatırlatmak gerek. Koşukavak, kavak ağaçları yanında yapılan koşudan geliyor; Krumovgrad, 9. yüzyılda hüküm sürmüş Tuna Bulgar Devleti hanı, Krum‘un şehri anlamına geliyor. Esasında bende küçük yaşlarda ortaya çıkan ikilemin bir sebebi de buradan ortaya çıkıyor. Ailem Koşukavak doğumlu olduğumu söylemesin karşın kimliğimde Kroumovgrad diye bir yer yazıyor. En nihayetinde bunların ikisinin de benim için bir anlamı yoktu. Görmemiş, yaşamamış ve oraya ait hiç bir hikayem olmamıştı. Hadi onu geçtik, kiril alfabesinde yazılışını görsem okuyamazdım.

Sınırı geçtikten sonra sonbaharın etkisinin görüldüğü, etraftaki ağaçların sarardığı yollarda önümüzdeki kilometreleri tüketiyorduk. Sağda solda, Kardzahali bölgesinde (Türkçesi: Kırcali) en çok yetişen tarım ürünü olan tütünün ara ara ortaya çıkıp kaybolan tarlalarını geçiyorduk. Arka koltukta birisi ise, heyecanla tütünün nasıl üretildiğini, kurutulma süreçlerini ve mahsüllerin en iyisini kendine sigara yapmak için ayırdıktan sonra devlete satış sürecini anlatıyordu. Hızımızı kimi zaman büyük/küçük baş hayvanların çıkmasıyla düşürüyorduk.

Ama heyecan yoldaydı. Hiç görmediğin bir yere gitmekte; hep anlatılan yeri görecek olmanın merakındaydı. Sanılanın aksine sadece bir yere gitmek değil, nasıldır ki acaba diyerek hayalini kurduğun yere gitmekteydi.

Yol boyunca garip yerleri geçtik, vazgeçmeden bekleyen otostopçular, bu bazen bir baraj oldu, bazense  küçük köylerdeki insanlar.

Gün ağarmaya başlayınca etraftaki araç sayısı artmaya başladı. Tahmin ettiğimin aksine ben Bulgar araçlarını bolca görmeyi umuyorken,  geride bıraktığımız her köyde en az 3 tane Türkiye plakalı araç görüyordum. Bunların kimisi 35, 41, 16 ve 59 ile başlayan plakalar. Zaten 1989 yılındaki göçte 320.000 kişinin (Kaynak) Türkiye’de Tekirdağ, Bursa, İstanbul ve İzmir taraflarına yerleştiğini biliyordum da Kocaeli’ni ise bu sayede öğrenmiş oldum.

Krumovgrad şehir merkezine girerken yolumuz polis tarafından kesildi. Ehliyet, ruhsat kontrolünün ardından AB ülkesinde gündüz vakti de aracın farlarını açmamız gerektiğini Bulgarca hatırlattı. Siz de yarın öbür gün AB üyesi ülkelerden birinde araç ile seyehat ederseniz aklınızda bulunsun, yok yere cezai yaptırımla karşılaşmayın.

Karışık yerlermiş Krumovgrad’dan anladığım benim. Bulgarlar, Romenler ve Türkler olmak üzere temelde 3 ırktan insan yaşıyor; hepi topu 5100 yerleşik kişi 15 Aralık 2010′daki nüfus sayımına göre. Kaldığımız 4 günlük süre boyunca her sabah saat 8:00-8:30 gibi kaldığımız yerin yakınındaki ortodoks kilisesinin çan sesiyle uyandım. Öğleye doğru köylerin bulunduğu yerlerden ise ezan sesi geliyordu. Şehir merkezinde muhtelif duvarlara yapıştırılmış, raptiyelerle ağaçlara tutturulmuş A4 kağıtlarına vefat eden kişinin bilgileri ve kilisede düzenlenen tören bilgilerini içeren her biri farklı davetler asılıydı.  Krumovgrad öyle kozmopolit, öyle acayip bir yer ki, Bulgar nüfus genellikle Bulgarca konuşan, Türkçe bilmeyen ve Ortodoks inancına sahip kişiler; Romenler ise Bulgarcanın yanında Türkçe konuşabiliyor ve çoğunlukla Hristiyanlarlar; Türkler ise genç nüfus haricinde genellikle çok iyi Bulgarca konuşamayan Müslümanlardan oluşuyor diye genellemede bulunmak yanlış olmaz.

Bütün genellemeler eksik olduğu gibi benim yukarıda kendi gözlemlemelerimle yaptığım bu bilimsel olmayan genellemenin de eksik olduğu yanlar var. Bu duruma bir örnek olarak Pomaklar gösterilebilir. Pomaklar,  bölgede Bulgarca konuşan Türkler olarak biliniyor.

Şimdi ben yukarıda bütün bu wikipedia bilgisini vermeye çalışırken, orada yaşadığım durumlar esasında bu tarz ayrımları çok manasız, gereksiz bir hale getirdi. Kendimi ırkçı hissettim. Pomak birisi ile Türkiye’de yaşayan orta yaşta birisi karşı karşıya geldiğinde Pomak Bulgarca konuşuyor, Türk olan ise buna karşılık Türkçe cevap veriyor. Ben Letonya tecrübeme dayanarak arada bir iletişimin mümkün olmadığını öngörüyordum lakin, her ikisi de birbirini gayet güzel anladılar ve iletişim yine devam etti. Aynı durum Romenler için de geçerli, Türkçe konuştuğunuzu sandığınız bir anda Bulgarca cevap alabiliyorsunuz. Ben aldım, susmaktan öte bir cevap bulamadım. Geçerli olduğuna inandığım konuşmak için aynı dilde olmak gerekli tabusu bu sayede yıkılmış oldu.

Krumovgrad’da beni kendine bağlayan şeylerden birisi de göç etmeden bir kaç zaman önce dikilen ceviz fidanıydı 20 yıla yakın zaman sonrasında fidan serpilmiş koca ağaç olmuş da ben yanına geldiğimde dibinden ceviz toplamaktaydım. Göç etmişseniz, geride bıraktığınız şeylerin yandaki ceviz ağacı gibi sizi bekleyeceğini düşünmek yanlış olur. Nitekim de öyle olmuş. Ailemin yaşadığı evleri gördüm. Birisinin sol tarafı çökmüş, diğeri bakımsızlıktan yıkılmış. Zaten bu tarz manzaralarla karşılaşacağımı bildiğimden diğerine kendimi hazırlamak hayalcilik olurdu. Yıllar önce içinde insanların yaşadığı kadar şen, mutlu yerler olsun diye arıyor insan ister istemez sonra hüzün buluyor.

Öyle kuş uçmaz kervan geçmez gerlere gittik ki, şaşkına döndüm. Taş dökülerek yapılmış keçi yolları, bunların kenarlarındaki ağaçlar. Arada sırada bu ağaçlara eşlik eden çeşmeler vardı. Şimdi bir tek kişi bile kalmadığı için çok manasız geliyor buralar bana fakat yanımızdaki zat-ı muhteremin bu ağaçlardan meyve toplama ve düşüp orasını burasını kanatma konusunda türlü türlü anıları vardı. Hatta küçüklüğünde bu ağaçların arasındaki çeşmede tas bulamadığından ağzını dayayıp su içmişliği de varmış ya artıkın böyle olmasın diye yanında bir tane de yeşil saplı metal tas getirmiş(Nereden bulmuşsa). Sürekli geçilen ancak bir kaç on yılda bir yanında durup hatırlayan insanların  olduğu bu taraflara düşerse yolunuz koyduğumuz bu tastan bizi hatırlayarak su içersiniz artıkın efenim.

Sizlere şu ana kadar bahsetmediğim bir konu da orada yaşayan insanlar. Hani bizim diye ziyerete geldiğimiz o yerlerde biz bırakmış olduğumuz halde bile oralardan vazgeçmeyen insanlar, ya da gitmiş ve geri dönmüşler. Onlar hala işlerinde güçlerinde. Kimisi tarım yapıyor kimisi hayvancılıkla uğraşıyor. Ancak yine onlardan sonraki genç nüfus bir yolunu bulup oradan gitmiş. Kimisi bizim gibi Türkiye’ye gelmiş, İngiltereye gideni var, Belçika’da dükkan açanından tutun da, ABD’ye yerleşeni bile var. Bunların hepsinin tek sebebi doğal olarak daha kaliteli bir yaşam sürdürmek. Ya da durun! Size duygunun tarifini yapamam en iyisi o anı anlatayım:

Gitmiş ile kalmışın buluştuğu zamanlarda her söz anlatıldıktan sonra ağır bir sessizlik anı var. O an; yutkunamayan boğazların nefes aldığı o odada, sadece analog saatteki saniyenin atışını duyuluyor

Sonra işte efenim, vakit geçiyor ve o çocuklar büyüyor. Hele bir de modernleşme uğruna şehirde sıkışıp kaldılarsa vay haline. 10 yaşında çileğin ağaçta yetişmediğini öğrenmiş birisinin hayal kırıklığına sahip olanın diyeceği şudur ki:

Nereye taşınırsanız, taşının. Ait olduğunuz yerden ötürü bir Yahay Alabdeli’nin ki gibi midede kelebekler bir kimlik bunalımı ile yüzleşeceksiniz. Velev ki aşılabiliyor. Çok takmayın. Güneşi arkanızda bırakın. Durmayın ama sakın ola unutmayın.

Bir de yazıyı yazarken dinlediğim şarkıyı dinleyin, mutlu olun: